Arzumuzun Öteki'yle ilişkisini ve kendi arzumuzla kurduğumuz bağı düşünmeye devam ediyoruz.
…Ama o verandada otururken kendinizi derin bir hüznün içinde bulmanız da mümkün.
Bu hüzün, sahip olduklarınızın kıymetini bilmediğiniz ya da hayatınızın kötü gittiği anlamına gelmek zorunda değil. Belki de yıllardır ulaşmaya çalıştığınız şeyin arzunuzu bütünüyle karşılamadığını fark ediyorsunuzdur. Belki bu hayatı hiç istemediğinizden değil, onun sizin için ne ifade ettiğini yeterince sorgulamadığınızdan böyle hissediyorsunuzdur.
Çünkü bir hayatın arzulanan, onaylanan ve imrenilen bir hayat olmasıyla, öznenin arzusuna karşılık gelmesi arasında zorunlu bir örtüşme yoktur.
Lacan'ın düşüncesi burada önemli bir bakış sunar. Arzumuzun Öteki'yle ilişkili olması, onun toplumsal etkilerden arınmış, baştan sona bize ait bir özden doğmadığını gösterir. Ancak bu, arzularımızın yalnızca taklitten ibaret olduğu anlamına gelmez. Bir arzunun nereden geldiğini sormak kadar, hayatımızda nasıl bir yer tuttuğunu araştırmak da önemlidir.
Belki çocuk sahibi olmak istiyorsunuzdur, belki istemiyorsunuzdur. Belki bir ev, bir ilişki ve aile hayatı sizin için sahiden anlamlıdır; belki başka bir şehirde, daha az eşyanın olduğu bir evde, daha öngörülemez bir yaşamda kendinize daha yakın hissedeceksinizdir. Hiçbiri diğerinden daha sahici ya da değerli değil. Ancak kendi arzularımızla bize iyi bir hayatın tanımı olarak sunulanları ayırt etmek kolay olmayabilir.
Üstelik iki insan aynı evi, ilişkiyi ya da mesleği arzulayabilir. Fakat bu nesnelerin onlar için taşıdığı anlam ve aracılığıyla elde etmeyi umdukları şey farklı olabilir. Arzunun tekilliği, seçtiğimiz nesnelerin özgünlüğünden çok, onlarla kurduğumuz ilişkide aranmalıdır.
Bu nedenle otantiklik, herkesin sahip olmadığı bir şeye sahip olmakla açıklanamaz. Popüler bir mekâna gitmek ya da başkalarının da istediği bir hayatı istemek, tek başına bizi kendimize yabancılaştırmaz. Asıl mesele, seçimlerimizin ne kadar yaygın olduğu değil, onlarla kurduğumuz ilişkiyi ne ölçüde düşünebildiğimizdir.
Bir arzuyu sorgulamak, onu terk etmek anlamına gelmez. Bazen ona gerçekten yaklaşmanın yolu budur. Arzumuzun bütün nedenlerini bilmemiz mümkün olmasa da bize sunulan hayat imgeleriyle kendi yönelimlerimiz arasındaki mesafeyi araştırabiliriz.
Çünkü insan bazen arzuladığına kavuşamadığı için değil, kavuştuğu şeyin arzusunu bütünüyle karşılamadığını fark ettiğinde durup düşünür. Kendine ait sandığı isteğin içinde başkalarının beklentilerini, ebeveynlerinin mutluluk imgelerini ve kendisine sunulmuş bir hayat fikrini tanımaya başlar.
Belki de insanın kendine yabancılaşması, istediği hayata ulaşamamasından önce, nasıl bir hayatı istemesi gerektiğini çoktan öğrenmiş olmasında başlar.
Öyleyse her şeyin yerli yerinde göründüğü o verandada hâlâ konuşan huzursuzluk ne söylüyor?
