Bir şeyi arzulamaya nasıl başlarız? Onu gördüğümüzde mi, ona sahip olan birini izlediğimizde mi, yoksa bize nasıl bir hayat vaat ettiğini öğrendiğimizde mi?
Arzu, içimizde hazır bekleyen bir istekler listesinden ibaret değildir. Dilin, ilişkilerimizin ve başkalarının arzularının içinden geçerek şekillenir.
Lacan’ın meşhur formülasyonuyla, arzu Öteki’nin arzusuyla ilişkilidir. Neyi arzuladığımız ve neyin arzulanmaya değer göründüğü, Öteki’nin alanından bağımsız değildir.
Bu ilişkiyi gündelik hayatta görebiliriz: birbirine benzeyen evler, farklı evlerde aynı kahve fincanları, aynı seyahat rotaları, giyim biçimleri ve yaşam tavsiyeleri… Yalnızca nesneler değil, onları anlatma biçimlerimiz de benzeşir. Beğenilerimizi ifade ettiğimizi düşünürken, bazen dolaşıma girmiş bir beğeni dilini yeniden üretiriz.
Bir nesne, mekân ya da yaşam biçimi tekrar tekrar görünür olduğunda tanıdıklaşmakla kalmaz; arzulanmaya değer olduğuna dair bir işaret de kazanır. Beğeni ve toplumsal onay birbirini besler. Viral olan, başkalarının da onu arzuladığının kanıtı gibi görünür. Böylece arzumuz, nesnenin kendisi kadar onun ortaklaşa arzulanmasını görmekten de beslenebilir. Kapitalizm bu döngüyü besler: Ürünleri yalnızca işlevleriyle değil, vaat ettikleri hayatla birlikte sunar. Satın aldığımız şeyle beraber, onun temsil ettiği kişiye dönüşme ihtimalini de satın alırız.
Bu vaat, otel reklamlarında, emlak ilanlarında ve Amerikan rüyasının tanıdık tablosunda belirir: mutlu bir evlilik, bir kız ve bir erkek çocuk, bahçeli bir ev, verandada uzanan bir köpek ve birlikte geçirilen huzurlu saatler. Mutluluk, hayatın doğru parçaları bir araya geldiğinde kendiliğinden ortaya çıkacakmış gibi sunulur. Toplum bize yalnızca ne satın alacağımızı değil, nasıl bir hayatı arzulamamız gerektiğini de gösterir.
Ancak bir nesneyi istemekle onun temsil ettiği hayatı istemek aynı şey değildir. Peki, bize arzulamamız öğretilen hayatın içinde kendi arzumuzu nasıl tanıyabiliriz?
Arzu ve Öteki üzerine düşünmeye ikinci bölümde devam edeceğiz.
